Hayatta her şey dengeli olmalı. Güzellik, hırs, zeka, güç, aşk... Şu sıralar terazimin dengesi daha çok iş hayatıma kaydı. Sıklıkla duygu ve kaygı durumumu göz ardı ettiğim oluyor. Ki bu yazıya onun için başlamıştım ama çok başka yerlere evrildi. Hepsi o iki bardak cin tonik yüzünden! :)
Bazen -çoğu zaman- dengemi şaşırdığım oluyor. Aşırı aceleci ve kaygılı olduğum, kendimi ve hayatımdaki insanları bunalttığım zamanlar. Bazı eski hikayeleri -işime geldiği gibi- yeniden yazdığım ve vicdanımı rahatlattığım zamanlar. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (Lekesiz Zihnin Sonsuz Günışığı) zamanları...
Bazen ChatGPT ile yazışmak gerçek insanlarla yazışmaktan çok daha kolay geliyor. Kısa, kestirme, duygulardan arınmış diyaloglar. "Lekesiz zihinler"... Her diyalog böyle olsa ne kadar kolay -ve ne kadar korkunç- olur diye düşünüyorum. İş yerinde istediğim bir şeyi an az üç kere tekrarlamak zorunda kalmazdım mesela...
Duygusal hayatta ise karşımdaki söylememe gerek kalmadan her şeyi anlasın istiyorum. Söylersem ne anlamı kalır çünkü, değil mi? Sonra bu tarifenin geçmişte bana birçok kez yapıldığını ve ne kadar zor olduğunu hatırlıyorum. Sürekli, her gün ama her gün yeniden geçmem gereken bir sınav gibi. Bunaltıcı...
Virginia Woolf'un "zihin akışı" gibi çağrışımlı, içe dönük ve şiirsel bir düşünce biçimim var sanırım. İçmek bu akışı bir miktar yavaşlatıyor. Bu özelliğimin hangi atalarımdan miras kaldığını anlamak için dahi olmama gerek yok. Hiç tanıma fırsatım olmayan insanlar onlar. Manastırlı sarışın, mavi gözlü Salih dedemle tanışmak ve karşılıklı bir rakı tokuşturmak isterdim mesela.
Uzaylılar tarafından kaçırıldığına dair NASA'ya mektup yazan babaanneme soracak çok sorum olurdu mesela. Onu 12 yaşımda iki kere gördüm ve duvarına afişini astığı "Ayşegül Yeşilnil" sevgisi, siyah kaniş köpeği, ağır kokan evi ve fırında yaktığı tavuk yemeği haricinde pek bir şey hatırlamıyorum. Oğlunun ölüm haberini alınca muhtemelen cenazede güzel görünmek için kuaföre gidip saçını yaptırmasını yargılamayacağım, hayır. Özellikle gençlik ve güzellik konusunda böylesine takıntılı olduğum 40 yaşım arifesinde. Evren korusun! Ben aşık olduğu her adamdan önce ölmeyi dileyecek kadar aptalca aşık olan bir kadınım. Her ayrılıktan sonra da sanki hiç aşık olmamış gibi anılarını hatırlamayan... Lekesiz Zihnin Sonsuz Günışığı! Kendimizi ne güzel kandırıyoruz, değil mi? Başımıza gelenlerden ötürü başkalarını suçlamak en kolayı. Peki ya bizim bundaki payımız?
Ya çok talepkar ve şefkatsiz bir kadınsam gerçekten? Öyle değilmişim, ya da en azından önceden belirlediğim belli bir süreye kadar öyle değilmişim gibi düşünsem de, ya öyle isem? Ya her seferinde öyle idiysem?
Önceki ilişkilerinde de böyle miydin?
Bu soru bana -mevcut ilişkimde geçtiğimiz hafta olmak üzere- birden çok defa soruldu. Ve bu sanırım beni düşündüğümden de fazla rahatsız etti. Ancak yine de içimden -ve bazen de dışımdan- tiz bir sesin bağırdığımı duyuyorum:
S*tir git! Ben senin o - bu - şu tuhaflıklarına ve bir takım (ve birçok) meselelerine katlanıyorsam, sen de benim bir takım deliliklerime katlanabilirsin, değil mi? Değilse de S*TİR GİT!
Herkes ve ben de çoğu zaman aksini düşünsem de kimse AMA KİMSE mükemmel değil! Şaka şaka aslında mükemmelim ama siz üzülmeyin diye kendime saklıyorum. Yoksa o-hooo yanar hep buralar :)
Ama AŞK da tam bunun için yok mu zaten? Bu KAOS içinde, bütün bu tuhaflıklarımızla bizi sevecek, bizi kabul edecek, bize şefkat gösterecek; bütün bu tuhaflıklarımızı isteyerek ve hevesle törpülemek istememize vesile olacak birilerine çekilmemiz için yok mu? O s*tiğimin yaralarını gerekirse dağlayarak iyileştirecek birileri için yok mu??
Babamın kendini hayatındaki bütün sorumluluklardan ve sorumsuzluklardan azad ederek gitmesi; eski kocamın gözümün içine baka baka yalan söylemesi bende şunlara sebep oldu: GÜVENSİZLİK ve UMURSAMAZLIK. Hayatımda giren erkeklere istemsizce şöyle bakıyorum: "Benden beklentilerin olduğunu biliyorum; ve sen de benim beklentilerimi karşılamazsan s*tir olup gidebilirsin!" Ve ne kadar terapi alırsam alayım bunun değişebileceğini düşünmüyorum. Değişmek zorunda da değil. Okey.
Geldik yine ChatGPT ile dümdüz konuşmanın beni rahatlattığı noktaya... Bir ara bütün sezonlarını izlediğim Vampire Diaries dizisinde ana karakterlerin duygularını "turn-off" yaptığı birkaç bölüm vardı. Bazen ben de bunu yapabilirmişim gibi geliyor. Karşımdaki insan(lar)ın ruhu duymazken hem de. Daha da kötüsü geçmişte bunu birçok kereler yapmışım gibi hissediyorum. Bazen bu kaçınılmazmış gibi... Ve bu düşünce beni korkutuyor. Hiçbir şeyin sürekli var olamayacağı düşüncesi...
Bir şeylerin sonsuza kadar sürmesi, sürmeyecek olsa bile sürebileceğine inanmak nimetinden mahrum bırakılmışım ve bu asla düzeltilemezmiş gibi geliyor. Sanki babam bu nimeti benden sonsuza kadar esirgemiş gibi... Ve aslında o psikolojik açmazları sebebiyle 35 yaşında hayata gözlerini yuman gencecik adamda suç yok. Onun suçu anneme karşı; benim hislerim ve düşüncelerime karşı değil.
Annelerin kaderi kızların çeyizidir.
O annemi incitti. Ve annem bir daha kimseye öylesine aşık olmaya cesaret edemedi. Belki annem yeniden mutlu bir ilişki içinde olabilseydi, ben de bu "happily ever after" nimetinden mahrum kalmazdım. Ona öfkem temelde bu sebepten. Bunu duyan feminist arkadaşlarım beni taşlardı eminim! Ben de feministim ama yine de bazen -yeterince- feminist değilmişim gibi hissediyorum. Çünkü o meşhur "sindrella kompeksinden" tam olarak kurtulabildiğimi düşünmüyorum. Ve yine hemen suç atacak birini buluyorum: DISNEY! :)
Ama değişmek istiyorum. Daha iyi olmak... Daha anlayışlı, daha çözüm odaklı, daha şefkatli. Bunu hem kendimden hem de karşımdaki kişiden istiyorum. Çok istiyorum. Çünkü çok seviyorum. Bunu buraya yazayım, yazmamış olmayayım, çünkü -evren korusun- olur da bir gün "aslında o kadar da sevmemiş gibi" hissedersem, bu doğru değil. Çok seviyorum. İlk gördüğüm günden beri. Ve geçmişte başıma gelen onca şeyden sonra neyse ki hala sevebiliyorum. Onca terk edilmişliğe, onca yalana, onca ihanete rağmen...
Ama artık akıllıca sevebilmek istiyorum. Ölçülü, dengeli ve adil...
En azından vermeye istekli olduğum kadarını -ve mümkünse biraz daha fazlasını- vermeye istekli birini istiyorum hayatımda. Ve -lanet olsun- gerekirse "sonsuza kadar" onun olurum! Ve bu sonsuzluktan kastım tek bir yaşam süresi değil üstelik. Ama yeter ki... yeter ki...
Sahi, hiç yeter mi ki?

Yorumlar